Spor,
artık gençlik yıllarında oynanan futbol ve basketbolla sınırlı değil.
Halı sahalar her yaştan insan için en popüler spor merkezleri olmaya
devam etse de, sayıları sürekli artan bir kesim de doğaya yöneliyor.
Bunun nedeni ise şehir ve iş yaşamının stresli ortamından kısa bir
süre de olsa uzaklaşma arzusu… BTT'nin her sayısında olduğu gibi bu
sayısında da alternatif turizmin farklı bir yönünü inceleyeceğiz.
Bu
sayının konusu, sportmen ve hobileri olan bir iş adamı; Sinan Kazancıoğlu...
Sayın Kazancıoğlu, sizin sporun farklı dallarıyla
ilgilendiğinizi biliyoruz. Bunlardan kısaca bahsetmek ister misiniz
?
Çok uzun senelerdir çeşitli sporlarla ilgileniyorum. Küçük yaşlardan
beri kar ve su kayağı, atçılık ve scuba, yaptığım başlıca sporlar olmuştur.
Kollektif sporlardan çok, bireysel sporlara yöneldim her zaman. Karşımda
başkasıyla mücadele etmek yerine kendimle ve doğayla mücadele etmek,
her zaman daha riskli ve daha heyecan verici olmuştur benim için.
Bu sporlarla tanışmanız nasıl oldu ?
At binmeye 9 yaşlarımda başladım. Atın üzerine kendim inip binemeyecek
boyda olmama rağmen, adı Viva olan atımın üzerinde babam
beni arazide saatlerce tek başıma bırakırdı. At ve doğa tutkusu böylece
çok erken yaşlarımda başlamış oldu. Kulüp atçılığına hiç bir zaman
merak duymadım. Fakat şu anda üyesi olduğum ve atımın bulunduğu Kemer
Atlı Spor, konumu itibarıyla diğer kulüplerden biraz farklı. Belgrad
Ormanı'nın hemen yanında olması benim için bulunmaz bir fırsat. 8 senedir
Kemer Atlı Spor'da at biniyorum ve yarım milyon dönüm olan ormanda
hala kaybolabiliyorum. Şehirden yarım saat mesafede bambaşka bir ortamda
at binmek, şu anda sadece Kemer'de mümkün. İstanbul'da sırt çantamı
alıp 7-8 saat köpeğim ve atımla insan görmeden dolaşabileceğim başka
bir yer henüz bulamadım. Scuba dalışa Amerika'da öğrenim gördüğüm yıllarda
başladım. Ve dalmayı, beyaz köpek balıklarının insanlara en çok saldırdığı
yer olan San Francisco ve Monterey sahillerinde öğrendim. Oralarda
dalış yıllarımda ölümle sonuçlanan birkaç saldırı benim daldığım sahillerde
gerçekleşti. Tabi bunlardan korkmamak mümkün değildi. Zaten Amerika'da
insanlar bu tip risklerle yaşamaya çok iyi adapte olmuşlar. Türkiye'ye
döndükten sonra scubaya güney sahillerinde devam ettim. Buralarda köpek
balıkları yok, fakat ülkemiz kıyılarının %95'inde dalmak yasak olduğundan
aynı adrenalin salgısını elde etmek mümkün oluyor! Maalesef, 3 tarafı
denizlerle çevrili ülkemizde dalma sporu neredeyse engellenmiş durumda.
Doğayla başbaşa kalabileceğim başka sporlarla da ilgileniyorum. Örneğin
trekking… Türkiye bu konuda çok şanslı bir ülke. Dünyanın dört bir
tarafından insanlar ülkemize bu spor için akın ediyorlar. İlk trekking
tecrübem kendime biraz fazla güvenmemden dolayı çok zor geçti. Daha
önce bu mesafeleri hiç yürümemiş biri olarak 6 günde 150 km. yürümek
ve tırmanmak zorunda kaldım. Ve bu yürüyüşten sonra hala bugün iki
ayak tırnağım düşük olarak dolaşıyorum. Toroslar'da Demir Kazık ve
Embler dağlarına tırmandık iki arkadaş. Hayatımın en zor ve en zevkli
aktivitelerinden biriydi bu benim için. Bu serüveni 1999 yazında yaşadım
ve tekrar etmek için sabırsızlanıyorum.
Her isteyen köşedeki futbol sahasında bir
araya gelip kolayca futbol oynayabiliyor. Fakat doğa ve macera ağırlıklı
sporların belirli bir ekonomik güç gerektirdiği konusunda yaygın bir
düşünce var. Bu konuda ne söylemek istersiniz ?
Bu tip doğa sporları mali bir güç gerektiriyor gibi görünseler de aslında
çoğu, küçük bütçeler ayrılarak yapılabilir. Sadece kişinin günlük hayattan
gerçekten uzaklaşmak isteyip istemediğine bağlı… Özellikle ülkemiz
bu tip aktiviteler için çok ideal bir konumda. Tabii bu sporlar akşam
sıcak su, sıcak yemek ve otel odasında yastığının üzerinde çikolata
isteyen insanlara göre değil. Bu tür sporları belirli bir grupla beraber
yapmak önemli gibi görünüyor.
Sizin böyle bir grubunuz var mı?
Gözlemlerimiz, bu sporları bir yaşam tarzı olarak benimsemiş insanların
çok fazla olmadığı yönünde... Benim bu aktiviteleri birlikte yaptığım
sadece iki arkadaşım var: Emre ve Salih. Toroslar'a sadece Emre'yle
çıktık. Fakat üçümüzün 1998 yılında yaptığı at üzerinde 250 km.'lik
bir İskoçya seyahatimiz var. Organizasyonu Emre yaptı. Üç arkadaş İskoçya'ya,
Glasgov'a uçtuk. Oradan bizi çiftlik sahibi ve aynı zamanda rehberimiz
olan şahıs aldı ve yaklaşık üç saatlik bir araba yolculuğundan sonra
Brenfield adındaki çiftliğe ulaştık. Yolculuğumuza bu çiftlikten başladık.
Sadece 5 kişiydik. Emre, Salih, ben, rehber ve yardımcısı. Bir hafta
at üstünde, her gece başka bir yerde konaklayarak dere tepe, kar, yağmur
çamur demeden 250 km. yol yaptık. Bu yolculuk esnasında bir hafta içinde
bir insanın görebileceği her türlü mevsimi yaşadık. Daha sonra, bu
hava değişikliklerinin İskoçya'nın özelliği olduğunu öğrendik. Orada
meşhur bir deyiş var: "Eğer İskoçya'da herhangi bir mevsimi beğenmediyseniz
bir iki saat bekleyin. Bir sonraki mevsim gelir." Sabahları günlük
güneşlik bir havada at binip, aynı akşam çok sert bir kar fırtınasında
günü bitirmemiz çok normaldi. Bu 250 km.'yi düz patikalardan giderek
yapmadık. Yeri geldiği zaman at üstünde belimize kadar okyanusa girerek,
bazen de atlarımızdan inip dik yamaçları düşe kalka yürüyerek yaptık.
Bu, hayatımın en güzel spor seyahatlerinden biriydi diyebilirim. Bir
sonraki projemiz, yine aynı yerde, fakat "Rob Roy Trail"
dedikleri çok eski ve 500 km. uzunluğundaki bir yolu yapmak. Bu projeyi
gerçekleştireceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyoruz. "Benim herkese
tavsiyem ara sıra da olsa, ofisinizdeki masanızdan kalkıp kendinize
şu soruyu sorun: "Acaba hayatımı hep böyle, bu şehirde, 3-5 restoranta
giderek, 3-5 arkadaş ziyareti yaparak mı geçirmek istiyorum?"
Eğer cevabınız hayırsa, vakit geçirmeden kendinizi geldiğiniz ve ait
olduğunuz yere atın. Yani doğaya…